Tarih sahnesinde var oldukları andan itibaren hayvanlarla iç-içe yaşayan Türkler, İslamla tanışmalarıyla beraber bu sevgiyi çok daha medeni bir boyuta taşımışlardır Gerek kurdukları vakıflarla gerekse kişisel olarak hayvan haklarına verdikleri önemle dönemin çağdaşı oldukları ülkelere gözle görülür bir fark atmışlardır Günümüzde insanlara dahi verilmeyen önem o zamanlar Avrupalıların “barbar” dediği Osmanlı Devleti'nde hayvanlara veriliyordu.


Nitekim baktığımız zaman 1587 yılında 3.Murat döneminde yük beygirlerine taşıyabileceklerinden fazla yük yüklenmemesi için padişah fermanı çıktığını biliyoruz ki bu ferman dünyada hayvan haklarıyla ilgili çıkmış olan ilk kanun olma özelliğini de taşımaktadır. Yine bununla ilgili olarak Abdülmecid döneminde yayımlanan bir bildiride cuma müminlerin bayramı olması sebebiyle beygir ve eşeklerin nakil işleminde kullanılmasını ve hatta üzerine binilmesi bile yasaklanmıştır. Anlaşılan Osmanlının derin ve ulvî görüşü 17.yy da hayvanlara bir gün tatil ve dinlenme hakkı vermiştir. O dönem Avrupa’sına baktığımızda ise Pariste her yıl belirli günlerde tüm sokak kedilerinin çuvallara doldurulup yakıldığını ve bunun festival havası şeklinde kullanıldığı da malumdur.


Osmanlı ve Avrupa’nın hayvana bakış açısını karşılaştırmak için şu hikayeye göz atabiliriz: Türk lalesini Avrupa'ya tanıtmış olan Busbecg'in seyahatnamesinde anlatılana göre, Venedikli bir kuyumcu yakaladığı bir kusun kanatlarını gerip evinin kapısına asar. Sokaktan gelip geçen Türkler kusun canlı olduğunu görünce, bu işkenceye son verip kuyumcuyu ensesinden tuttukları gibi kadının huzuruna çıkarırlar. Kadı ağır bir ceza vereceği sırada azınlığın işlerine bakan Venedik Balyozu gelir ve yalvar yakar suçluyu kadının elinden kurtarırlar.


Merhametli gönülleriyle her canlının hayat şartlarını düşünen ve bu konuda önemi kararlara imza atan Osmanlı Devletinde sokak hayvanları işte böyle kanunlar çerçevesinde ve devlet güvencesinde korunmuştur.


Simdi, 4.Murad döneminde Osmanlı ülkesini ziyaret eden Fransız entelektüel Sör Clausier Du Loir ‘in notlarına kısaca bir göz atalım. “Her şeyin bir ruhu olduğunu kabul eden bu insanların hayvanlara karşı merhamet hisleri de son derece doğaldır. Ve simdi yazacaklarıma gülerseniz ve övüp durduklarımla eğer alay ederseniz sizi mazur görürüm. Türkiye’nin şehirlerinde kediler için evler inşa edildiğini bu soylu kedi ailelerine hizmet etek onların yiyeceklerini vermek ve bakımlarını yapmak için hizmetliler ve maaşlı görevliler çalıştırıldığını kim gülmeden okuyabilir. Ağır yüklerinden dolayı atları teskin etmelerinden ve de adil emirlerle onların taşıyamayacakları yükleri kurallara bağlamalarından dolayı onları kınamıyorum. Türklerin kafeslere kapatılmış kuşların öldürülmeleri için onları satın alıp hürriyetlerine kavuşturmalarına diyecek bir şey bulamıyorum. Fakat her halükarda halka açık meydanlarda kediler için ciğer ve diğer lezzetli etleri satan dükkânlar görmeyi ve üst düzey adamların öyle yemeği saatlerinde bu etleri satın alarak kedilere vermelerini gerçekten gülünç buluyorum Fakat ahlak konusunda onların siyasetleri ve medeni yaşamları tüm dünyaya örnek olarak gösterilebilir”


Du Loir ve pek çok seyyahın gezi notlarına baktığımızda Osmanlıdaki bu hayvan sevgisini anlamakta zorlandıklarını görürüz. Nasıl olmasın ki, Batıda daha düne   kadar bırakın hayvanları insanlara karşı bile bir ayrımcılık söz konusuydu. Amerika’da 1960'larda zencilerin beyazlarla ayni çeşmeden su içmeleri yasakken , bizim ecdadımız asırlar öncesi yaptıkları mimari eserlere kuşların su içmeleri için küçük sebiller yapmışlardır.
Günümüzde ise Batı dünyasının hayvan haklarını yasalaştırma ve AB sürecinde bu yasaların TBMM'de kabul edilmesi için Türkiye'ye uyarılarda bulunması son derece ironiktir .Osmanlının hayvanlara gösterdiği saygınlık, bugün için örnek alınması gereken en önemli icraatlardan olmalıdır .Ecdadımızla bu konuda ne kadar gurur duysak azdır.

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol