Geçtiğimiz Cumartesi günü İstanbul Sütlüce’de bir otelde Beyaz Hareket Vakfımızın organize ettiği “Türkiye’nin Küresel Vizyonu” temalı bir toplantıya iştirak ettim. Programın onur konuğu Avrupa Birliği Eski Bakanı Egemen Bağış’tı. Program’da Türkiye’nin ABD ve AB ile ilişkilerinin yanı sıra, Türkiye’nin Balkanlar, Avrasya ve Orta Doğu politikaları, İslam dünyası ile ilişkileri, ulusal ve uluslararası kriz ile meseleler katılımcılar tarafından ele alındı. Yazımızda da tartışacağımız üzere dikkatimi çeken konu bir katılımcının neden İslam ülkelerinin bir birlik kuramadığını sormasıydı. Bu soru sonrası aklıma Suudi Arabistan’da yapılan son operasyonlar ve Şerif Hüseyin geldi.

Gündemimiz bir süredir Suudi Arabistan’da yapılan operasyonlarla meşgul. Veliaht Prens Muhammed bin Selman’ın arkasında olduğu operasyonlarla aralarında veliahtların da olduğu birçok devlet adamı yolsuzluk suçlamasıyla gözaltına alındı. 1 prens ve 8 üst düzey görevli ise düşen helikopter sonucu öldü. Operasyonlarla yüzlerce kişiye ait hesaplar dondurulurken, ayrıca el konan yüzlerce milyar dolardan söz ediliyor. ABD’de bu operasyonları desteklediğini açıkladı. Akıllara ise ABD Başkanı Donald Trump’ın Suudi Arabistan ziyaretinde Kral Salman ile imzaladığı 100 milyar dolarlık silah anlaşması geldi.

Veliaht Prens Muhammed bin Selman aynı zamanda ülkesinde “Ilımlı İslam Projesinin” en koyu taraftarından biri. Bu bağlamda başta ABD olmak üzere Batılı devletlerle de çok yakın ilişkilerde bulunuyor. Bu operasyonlarla Veliaht Prensin önü açılarak, Suudi Arabistan’da “Ilımlı İslam Projesinin” dizayn edildiği düşünülüyor.

Suudi Arabistan şu an bölgede neredeyse tüm krizlerin merkezi konumunda. İran ile yaşanan gerginliğin ana hatlarını bir kenara bırakırsak, Yemen’den fırlatılan füzelerin, Lübnan Başbakanı Saad Hariri’nin istifasının adresi de Riyad yönetimi oldu. Suudi Arabistan’da açıkça bir dizayn yapılırken, Riyad yönetimi üzerinden bölgede İran’a karşı hamleler de yapılıyor. Daha öncede Katar üzerine bir abluka operasyonu yapılmıştı. Suudi Arabistan vatandaşı olan Hariri’nin de Veliaht Prens Muhammed bin Selman tarafından istifa ettirildiği iddia ediliyor.

Veliaht Prens Muhammed bin Selman’ın Batı ile ve özellikle ABD ile yakın ilişkileri nedense Şerif Hüseyin’i bizlere hatırlatıyor. 1908 ve 1916 yılları arasında Osmanlı’nın Mekke Şerifliği görevini yürüten Şerif Hüseyin bin Ali, İngilizler ile kurduğu yakın ilişkiler sonrası 1916 yılında Arabistanlı Lawrence ile birlikte Osmanlıya karşı Arap isyanını başlattı ve 1916 yılında bağımsızlığını ve kendini Hicaz Kralı olarak ilan etti. Tarihimizde “Araplar bizi arkamızdan vurdu!” şeklinde geçen bu olayın aktörü Şerif Hüseyin gibi görülse de İngilizlerin sürdürdüğü pazarlıklar büyük bir rol oynamıştı. Ayrıca Şerif Hüseyin’in isyan hareketi ise büyük oranda çöllerde yaşayan bedevi kabileler yani paralı askerlerden oluşmuştu. Bahsedildiği kadar büyük bir Arap ordusunun olmadığı da birçok tarihi kaynak üzerinden ifade edildi.

İngilizlerin Şerif Hüseyin’e yönelik yazdığı mektuplarda Hüseyin’e “Halife” sıfatıyla hitap ettikleri, aynı zamanda isyan için İngilizlerin büyük bir maddi destek verdiği yine bu mektuplarda da ortaya çıkmıştı. Osmanlı’dan kopartılan kutsal topraklar ve Orta Doğu’daki birçok toprak daha sonra Şerif Hüseyin ve oğulları arasında pay edilmiştir. Ürdün ve Irak gibi devletler yapay devletler olarak böyle kurulmuştur.

Şerif Hüseyin’in oğulları Ürdün Kralı I. Abdullah ve Irak ve Suriye Kralı I. Faysal isyanın karşılığı olarak verilen devletleri yönetebilmiştir. Şerif Hüseyin ise İsrail devletinin bölgede İngilizler tarafından kurdurulmaya çalışılmasıyla yaptığı yanlışı ancak anlayabilmiş, 1924’te İbn-i Suud Abdülaziz’in saldırısıyla gücünden de olmuş, 1931 yılında sürgünde Ürdün’deki oğlunun yanında ölmüştür. Orta Doğu’daki Arap devletlerin tarihini bu açıdan iyi okumamız gerekmektedir. Halkları bir kenara koyarsak Arap devletlerinin ve yöneticilerinin Batı ile ilişkileri onların yaşam sahası içinde büyük önem arz etmektedir.

İslam birliğinin, Şerif Hüseyin’in ihaneti ve Osmanlı’nın yıkılışı ile çöktüğünden beri Orta Doğu’dan kan ve savaş eksik olmadığı gibi, huzur ve barış bu coğrafyaya yabancı kelimeler haline gelmiştir. Orta Doğu’da huzurun ve barışının yeniden tesisinin yolu bu coğrafyayı onlarca yıldır dizayn eden Batı ile ittifaktan geçmemektedir. Batı için Orta Doğu okumaları yıllardır değişmeyen gerçeklerden oluşur. Bu gerçekler büyük oranda; Enerji kaynaklarının kontrolü, İsrail’in güvenliği ve İslam birliğinin engellenmesidir. Orta Doğu’da bu 3 gerçeğin devam etmesinin formülü de bu coğrafyada kan ve savaşın eksik olmamasından geçmektedir.

Batılı gazetelerde “Suudi Arabistan, Yemen, Suriye, Irak, Libya” gibi devletlerin birkaç parçaya ayrıldığı Orta Doğu haritaları yıllardır kol geziyor. Daha önce Sykes-Picot haritaları ile Orta Doğu’yu bölen Batı’nın yeni haritalarında temel olarak bu 5 ülkeden 14 ülke çıkacağı iddia ediliyor. Belki de en bilinen harita bundan yaklaşık 4 yıl önce New York Times gazetesinde Robin Wright tarafından yayınlanmıştı.

Haritaya göre; Irak’ın doğusunda bir Kürt bölgesi, ortasında bir Sünni devleti başkent Bağdat’ın güneyinde ise bir Şii devleti öngörülüyordu. Bu haritayı o tarihlerde paylaşsaydık bu bir komplo teorisi denebilirdi belki de. Ancak Türkiye’nin şu anki güney sınırlarıyla 2013 yılındaki bu haritayı bir karşılaştıralım. Ortak alan dikkat edileceği gibi Kürt bölgesinin genişliği değil mi? ABD’nin PYD’ye yönelik silah desteği ve yine İsrail’in Barzani’nin önderlik ettiği bağımsızlık referandumuna olan desteği 2013 yılında planlanan bu haritaya hizmet etmiş midir? Etmemiş midir? Bu haritaya en önemli darbeyi şüphesiz Türkiye’nin Fırat Kalkanı Operasyonu ve yine Türkiye, Rusya ve İran’ın Suriye ve Irak temelli ittifakı vurmuştur.

Batılı gazetelerde Orta Doğu’yu paramparça gösteren haritalara bir kenara bırakırsak ve yeniden İslam birliği fikrine geri dönecek olursak, bunun yolu Batılı devletlerin bölgedeki söz hakkının bölgedeki devlet ve halklara devrini sağlamaktan geçecektir. Tarihsel olarak Orta Doğu’nun en büyük medeniyetleri Türkiye, İran, Mısır ve daha sonra önemli bir ekonomik güç olan Suudi Arabistan’ın reel bir ittifak kurması İslam birliği için tek şanstır. Türkiye ve İran’ın Rusya ile birlikte Orta Doğu’da Suriye ve Irak temelli sorunların çözümünde yakın ilişkilerde bulunması dönemsel olarak iyi bir gelişme sayılabilir. Ancak bu ittifakın ne kadar uzun vadeli olacağı konusu muammadır. Şimdilik Suriye ve Irak temelli kalacağı ön görülmektedir. Mısır’da Muhammed Mursi’nin Sisi tarafından darbe ile tasfiye edilmesi, Türkiye - Mısır ilişkilerini bıçak gibi kesmiştir. Bu ilişkiler henüz tam anlamıyla da inşa edilememiştir. Türkiye ile ABD arasındaki ilişkilerin gerilimi ortadayken, ABD destekli Suudi Veliaht Prens Muhammed bin Selman’ın olası tahta geçişi, Türkiye ve Suudi Arabistan ilişkilerinin geleceği açısından şu anda pek de ümit vermemektedir.

Siyasi konjonktürü ve gelecek perspektifini değerlendirdiğimiz de siyasi veya askeri bir ittifakın Orta Doğu’da kısa ve orta vadede kurulması çok mümkün görünmüyor. Tüm ülkeler için çekici olabilecek tek ittifak ekonomik ittifak olabilir. Bu bağlamda İslam İşbirliği Teşkilatı bir toplantı örgütü hüviyetinden kurtarılıp, ekonomik entegrasyon ve işbirliği örgütüne dönüştürülebilir. Ya da teşkilatın bu misyonu daha çok geliştirilebilir. İslam ülkelerinde ekonomik kalkınma ve refahın geliştirilmesi, bu ülkelerin daha bağımsı politikalar izlemesine imkân sağlayabilir.

Sonuç olarak; Türkiye, İran, Mısır ve Suudi Arabistan’ın devlet ve halk iradesiyle gelişmeyen bir ittifakın İslam birliğine dönüşme ihtimali çok gerçekçi olmamakla birlikte bir ütopyadan ibarettir. Suudi Arabistan ve İran arasında her an bir savaşın çıkacağı beklentisi bölge için bir mezhep savaşı tehdidini doğurmaktadır. Bu savaş bu coğrafyanın sahibi olan halklara hiçbir şey kazandırmayacaktır. Türkiye bu noktada bölgesel diğer aktörler olan Rusya dâhil birçok devletle birlikte arabulucu rolü oynayıp, gerilimin azaltılmasına katkı sağlamalıdır. Şerif Hüseyin’i sadece bizlerin değil İslam birliğine hizmet etmeyen herkesin bir hatırlaması gerekiyor. Çünkü görünen o ki Şerif Hüseyin’in ve Lawrance’ın ruhları Orta Doğu’da yeniden dolaşıyor.

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol