Geçmiş diye sayıklayıp durduklarımız, geçti mi sahiden?

Yaşarken geçemediklerimiz, ya da bizden geçmeyenler değil mi bizim geçmiş dediğimiz?

Dilimizde en çok geçmiş, yaşanıp bitti sandığımız hatıralar..
Ne çok istiyor insan zamana karşı durabilmeyi, elini uzatıp kendini anılarından çekip alabilmeyi ya da anıları bugüne getirebilmeyi. Yaşamımıza bazen küçük bir an da olsa dokunan, şöylece uğrayıp bir bakıp çıkan insanlar bile bazen geçmiyor bizden. Kalmıyor geçmişte.

Bazı şeyleri belki şaşkınlıkla, belki utanarak, belki de savaşarak ilk kez öğreniriz. En önemli çağlarda hayatımıza girenler ya manevra yaparak üstesinden gelmeye ya da dibe vurarak enkazın altında kalmaya ivme. Kimlerle büyüdüysek izlerini taşıyoruz, kimlerle geliştiyse kimliğimiz; o ruhların tesiri var bilinçaltımızda. Karşılaştıklarımız, sevgiyle ya da nefretle kucakladıklarımız aslında geçmişimizde kalmıyor. O sokakta, o köşede, o kahvede bekliyor izler dönüşleri.

Çaresiz bir anda gelen küçük bir yardımı, bilmememiz gereken bir sırra tanık olduğumuz anı, basit saçmalıklar yüzünden çok utandığımız bir söyleşiyi, küçük bir çocuğu mutlu ettiğimiz bir günü, dostlarla yenen bir yemeğin hayatımızdaki efsanelerden birine dönüşmesini mesela. Unutamadığımız bir yığın hatıra, geçip gitmemiştir belki de. Anarız, hatırlarız, yad ederiz, yanarız.. Peki denemek geriye dönüşü nasıl olurdu? En keskin hatıraların içindeki insanlara tek tek geri dönüş arzusunu gerçeğe dönüştürsek?

Uzun yıllar öncesine ait bir videoda, yıllar önce kaybettiğimiz birini izlerken, elimizi uzatıp dokunmak, o anın ortasına geri dönmek arzusu kaplar içimizi. Boşuna değil zaman makinesi kurguları, insanın doğasında olan; imkansız bir “yeniden yaşama” arzusu.

Bazılarımız yaşadıklarına ve etkilerine daha fazla bağlı. Kolay kapatamaz kapıları, çekemez perdeleri yaşanan ne varsa bedelini ödemeden. Çünkü umarsız bir geçiş değil hayatın ilmek misali günleri. Dokuna dokuna, acıta acıta geçer içimizden de yaşarken sıcağıyla hissetmeyiz. Ahların, keşkelerin öncesine dönemesek de, yaşanmış olanları paylaştıklarımızla bağları koparmaya elimiz gitmez. Bir zaman makinesine atlayıp geçmişe gitmek nedir ki; hatırlardaki insanlara, kırıldıklarımıza, incittiklerimize tekrar dokunabilmek. Yeniden canlandırıp bir anıyı, bir özrü, bir tatlı cümleyi yeniden kurabilmek. İcad olunmasını beklemektense makinenin, elimizdeki imkanları kullanıp herkesi kaybetmeden neler yaptıklarını, hayatın sizin olmadığınız kısmında ne hüzünler ve sevinçler biriktirdiğini paylaşabilmek. Çekmecede saklamaktansa olmuşları, ömür bu kadar kısayken canlı tutup yaşamın hakkını verebilmek.

Kapanmamış hesaplar dediğimiz; alacak verecek yerine, yutkunduğumuz yarım kalmışlıklar değil mi sizce de? Düzenin içinde öylesine mi yaşanıyor her şey, anlamlar yüklediğimiz, dertler yüklendiğimiz ve hayatın dönemeçlerinde bu duyguların yönlendirmesiyle tutunduğumuz insanlara bir kez daha rastlamak ve açılmış yaraları iyileştirmek, oluşmuş hasarları onarmak mümkün olabilir mi?

Kızıla Boyalı Saçlar; cesaretle atılan adımların imkansız sandıklarımızı mümkün kılabildiğine inandırıyor bizi. Yanlış kararların beraberinde getirdiği yeni öykülerin, yolları hep daha geniş mesafede ayırdığına inanarak geçirdiğimiz ömrümüze bir soluk, bir es bu kitap. İzlemek yerine hareket etmenin, özlemek yerine gitmenin, beklemek yerine çağırmanın, bitirmek yerine başlamanın kısacık ömre ne tür bir ahenk katacağını ve ömrün sonunda hesapları çoğunlukla kapamış olmanın getireceği keyfi hissettiriyor.

Yazarının “insan özgürlüğüne yazılmış bir övgü” diye nitelediği romanın işlenişi birbirinden keyifli ve düzen dışı bir dille anlatılan öykülerden oluşuyor. Kahramanlar farklı alt-kültürlerden, suç mahallerinden, kenar mahallelerden ve ortalama toplum anlayışında kirli dünya olarak tanımladığımız yerlerden geliyor çoğunlukla. Tüm karmaşasına rağmen okuyucuyu hiç yormayan, keyifli üslubu sayesinde kafa karıştırmayan ve merakla okunan, bir miktar dedikodu barındıran leziz bir dinlendirici diye tanımlayabiliriz.

Yayınlandığı yıl kısa sürede çok sevilen ve Kostas Mourselas’a büyük bir başarı getiren, benimse hep yüzümde bir tebessümle hatırlayacağım harika bir roman.

“…Sefil düşünceler ve küçüklükler arasında kaybolup, hayattaki büyük sırrı çözemedik, soru da cevapsız ve acımasız kalakaldı:

Nasıl yaşadın, neden öyle yaşadın, neyi yapabilecekken yapmadın, başka bir yol, başka bir anlam arıyordun, yanlış zilleri, yanlış kapıları çaldın, yanlış yollara saptın, yanlış insanları sevdin, yanlış yataklarda uyudun, yanlış evlerde yaşadın. Neden hayal ettiklerini, düşündüklerini bu kadar küçümsüyorsun?

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol