Öne Çıkanlar ziyaret baykal işkence DEAŞ Berberoğlu Brexit İçişleri Bakanlığı

"Yazı Suud kaybeder, Tura, İran kazanır..." (Çeviri - Analiz)

Suudi liderlik krizi nice sürpriz dalgalanmalarla karmakarışık bir hal alsa da görünen o ki bölgesel oyunculardan biri her daim üstünlüğünü kanıtlıyor. Bu ülke İran.


Suudi Arabistan’ın Katar’a yönelik ablukanın daha en başında Doha’yı işgal etme planını altüst eden faktörlerden biri, İran’ın askerî müdahalede bulunma tehdidi. Konuyu yakinen bilen kaynaklardan anladığım kadarıyla Riyad, sınırdan tanklarını Katar’a sokmayı düşündüğünde İran, Doha’daki Türk askerî birliklerinin sembolik varlığından çok daha önemli bir caydırıcı güç olduğunu ispatlamış.


Peki sonuç ne? 86.000 İranlı hacının bu yıl “iyi bir Hac” geçirdiğinin ilanının ardından önümüzdeki günlerde bir Suudi heyet, iki sene evvel ikili ilişkilerin kesilmesi üzerine tahliye edilen Suudi elçilik “binalarını ziyaret etmek” üzere Tahran’a gidecek


Dahası, bir dizi ziyaretin ardından Suudi Arabistan Bağdat yönetimiyle ilişkilerini yeniden kuruyor ve Irak İçişleri Bakanı Kasım el-Aracî bu noktada arabuluculuk yapmayı teklif etti. El-Aracî, İran’ın Suriye ve Irak’a askerî müdahalelerinin Napolyon’u haline gelen İran Devrim Muhafızları’na bağlı Kudüs Gücü Komutanı Kasım Süleymani’ye yakın olan Bedr örgütünün üst düzey bir mensubu.


Aslında bu, Suudi dış politikasındaki ani değişimleri ve sendelemeleri gözlemlemek için bir sismometre niteliğinde.


Bir taraftan Suudi Veliaht Prensi Muhammed bin Selman, savaşı İran’a taşıma tehditleri savurarak mayıs ayında “Tahran’ın nihai hedefi kutsal beldelerin kontrolünü ele geçirmek” demiş ve uygulanacak politikaları detaylandırmadan “Biz savaşın Suudi Arabistan toprakları içinde olmasına izin vermeyeceğiz. Savaşın Suud değil, İran topraklarında yürümesi için çalışacağız” diye de eklemişti. Öte taraftan Prens, Washington’da iki emekli diplomata Yemen’den çıkmak istediğini söylemiş olup ABD’nin İran’la diyaloga girmesinden rahatlamış durumda.


Suudi kraliyetinin düşmanı mütemadiyen şekil değiştirip yeni yeni formlar alıyor. Kral Abdullah döneminde baş düşman Arap Baharı ve siyasal İslam’dı. Kral Selman döneminde baş düşman önce İran’dı, daha sonra Katar’a dönüştü. Bu makaleyi kaleme aldığım sırada Suudiler için asi komşusunu kanunsuzluğa teşvik etmekten ve kontrol altına almaktan daha acil bir görev yoktu. Ama yazı yayına girdiğinde bakarsınız bu durum bir kez daha değişir. 


Tabii ki bu değişimlerin nedenleri var. Bir Suudi askeri planlamacı olmak, bir dizi askerî ve stratejik yenilgiye tahammül gösterebilmek demektir. Suud ve Katar destekli isyancılar Suriye’de kaybettiler ve Riyad tarafından bir başlarına ortada bırakıldılar. Yemen’de iki senedir Husilere karşı devam eden harekât askerî bir felakete dönüştü. Katar’a yönelik abluka da bir diğer kaybeden ata oynama örneğiydi.


32 yaşındaki Suudi veliaht prensi ve savunma bakanını destekleyenler onu pragmatik olarak tanımlıyorlar. Yaptığı her bir U dönüşünü açıklamanın diğer bir yolu da tetiği ilk çeken olmaması gerektiğinin fark edilmesi. Aktivist bir dış politika, eğer ki girişilen eylem istenilen hedefe ulaşabilecekse işe yarar. Yoksa başkalarının ekmeğine yağ sürer.


Bununla birlikte, yapılan hatalardan kazanç sağlamak da bir tecrübe gerektirir; İran buna bolca sahip olup komşularının hatalarından istifade etmekte hepsini gölgede bırakır.
Peki İran, Sünni Arap komşuları arasında verilen şiddetli rekabet ve mücadelelerden hükmen galip çıkmayı nasıl başardı?

11 Eylül’ün önemi


İran 20. yüzyıldan iyi bir devlet olarak çıkamamıştı. Saddam Hüseyin’le sekiz sene süren [1980-1988] ve yaklaşık 1 milyon İranlının canına mâl olan çok şiddetli bir sınır savaşı verdi. Keza ABD’nin yaptırımlarına 20 sene tahammül etti. 2002’de Amerikan Başkanı George W. Bush tarafından “şer ekseni”nin bir parçası olarak ilan edildiğinde uluslararası toplumun dışına itilmiş bir devlet görünümündeydi. Aslında 11 Eylül 2001, İran’ın stratejik konumunu dönüştürdü. Bir anda Batı, baş etmesi gereken el-Kaide gibi çok daha tehlikeli bir küresel tehditle karşı karşıya kaldı. Bundan sonra ABD kapıyı biraz aralık tutarak Irak ve Afganistan’da İran’la iş tuttu. Bu aşamadan itibaren İran’ın dış politikası ofansif bir hale bürünerek bugüne kadar geldi.


İran kendisine yönelik uluslararası tecrit dönemini akıllıca kullandı. İç siyasette güç dengesi her ne olursa olsun Tahran, birleşik bir merkezî komuta, net bir strateji ve öz kaynaklara bel bağlamanın verdiği güveni geliştirdi. Füzeler gibi karmaşık silah sistemlerini üretebileceği kendi askerî sanayi kompleksini kurdu. Bunu sürdürebilmek için petrol sanayisine de sahipti.


11 Eylül’le birlikte aldığı an büyük ders şuydu: Eğer ki bir millet olarak herhangi bir şeyi başarmak istiyorsan öncelikle kendi kendini savunabilmelisin. Bu kararlılıkla bölgede hâkim askeri ve siyasi güç haline gelme gibi bir net strateji ortaya çıktı. Suriye ve Irak’ta stratejik derinliği sağlamaya kararlıydı. İşte şimdi tam da bunu başarmış durumda.
İran, hedeflerinin peşinden koşarken üç taktik uyguladı:


Birincisi, İran’ı hâmi olarak gören bölgedeki bütün Arap gruplarla bağlarını kuvvetlendirdi. Bu Irak, Suriye ve Yemen’deki Şii azınlıklara sadece askeri yardım sağlamak anlamına gelmiyordu. Yardım siyasi ve örgütseldi de. İran, çürümüş Arap devletinin sağlayamadığı altyapıyı –yani hastaneler, okullar ve yerel hizmetler ağını- sundu.
İkincisi, işgalci Amerikan ve İngiliz güçleri geri çekilirken özellikle Irak’ın güneyinde bıraktıkları boşluğu doldurdu.


Üçüncüsü, durum el verdiğinde hasımlarıyla anlaşma yapabilecek kadar pragmatikti.


Bu pragmatikliğine ibretlik bir örnek, İran’ın, liderlerine ev sahipliği yaptığı ve toprakları üzerinden başka ülkelere transit geçişlerine göz yumduğu el-Kaide örgütüyle gizli ilişkileri. 11 Eylül Komisyonu raporu, “İran’ın 11 Eylül’den evvel toprakları üzerinden el-Kaide mensuplarının Afganistan’a giriş-çıkışlarını kolaylaştırdığına ve bunların bir kısmının gelecekte 11 Eylül saldırılarını gerçekleştirecek uçak korsanları olduğuna dair güçlü kanıtlar” bulunduğundan bahsediyor. Geçen sene Amerikan Maliye Bakanlığı, İran’da yaşayan üst düzey üç el-Kaide ajanına yaptırım uygulayacağını açıklamıştı.
Bin Ladin de bu iyiliği karşılıksız bırakmadı. 2007 Ekim’inde İslam Devleti’nin nüvesi ve habercisi olan Irak İslam Devleti’ne İran’a yönelik tehditlerini tasvip etmediğini belirten bir mektup yolladı. Bin Ladin mektupta şöyle diyordu: “Hepimizin genel selametini etkileyen bu ciddi meselede bizimle istişare etmediniz. Böyle önemli meselelerde bize danışmanızı beklerdik; zira sizin de bildiğiniz gibi İran, bizim finansman sağlamamız, adam devşirmemiz ve iletişimimizde, dahası rehine olaylarında ana arterimiz.”


İkinci örnek, İran’ın Taliban’a gizli askerî desteği. Amerikan hava saldırılarıyla Afganistan’ın Farah bölgesindeki üç haftalık kuşatma kaldırıldığında hayatını kaybetmiş onlarca Taliban mensubu arasında dört tane de İranlı üst düzey komando vardı. ABD 16 yıllık savaşında hız kaybederken geride kimin kalacağından çıkarları olan sadece Pakistan ve Suudi Arabistan değil. The New York Times gazetesinden Carlotta Gall’ın geçen ay belirttiği gibi, Taliban, halen devam eden Amerikan işgalinin [ABD için] maliyetini artırarak İran’ın çıkarları için faydalı bir vekil güce dönüşmüş durumda. Bu, Arapların son derece aşina olduğu bir hikâye.


Nitekim son dönemde HAMAS, Suriye İç Savaşı yüzünden İran’la altüst olan ilişkilerini yeniden tamir etmekte ve üst düzey İranlı diplomatlar da Müslüman Kardeşler’e yardım eli uzatmaya hazır olduklarını göstermekteler.

İran konusunda dümen kırma


Şimdi de İran’ın adımlarını Suudi Arabistan’ın davranışlarıyla kıyaslayalım: İttifaklar kurmuyor, çok yakından kontrol etmeye kalkıştığı kendisine vekil milisleri bir başlarına terk ediyor ve farklı ülkelerde farklı gündemler peşinde koşuyor. Bütüncül bir stratejik vizyonu yok ve Suudi iktidarı/gücü devlete değil bir aileye dayalı. En önemlisi de Suudi Arabistan kendi sınırlarını kendi ordusuyla koruyamıyor.


O halde Veliaht Prens Muhammed bin Selman’ın İran’la ilişkileri tamir etme çabasının ardındaki temel saik nedir? Dört muhtemel saik sözkonusu:
Birincisi, Bin Selman’ın savaşı İran topraklarına taşıma uyarısının hemen ardından Suudi Arabistan’ın Şiilerin yoğunlukta olduğu Doğu Vilayeti’nde roketatarlar görülmeye ve polise karşı kullanılmaya başlandı. Görünen o ki bu, Bin Selman’ın dikkate aldığı bir mesajdı.


İkincisi, bütün eylemlerinde aslında temel amacı kral olmak. Önünde çok fazla meydan okuma olduğunu ve bunları asgariye düşürmesi gerektiğini biliyor. Yemen için bir çıkış stratejisine ihtiyacı var ve bunun için de İran’la ilişkiler hayati.


Üçüncüsü, Amerikan Başkanı Donald Trump’la ilişkileri şimdiye kadar beklediği faydayı sağlamadı. ABD, Katar konusunda Riyad’a beklediği desteği vermediği gibi İran’a karşı da bir adım atmış değil. Muhammed bin Selman daha çok uzun süre bekleyebilir. Zira Trump Kuzey Kore meselesiyle meşgul ve ABD [İran’ı hedef alan] yeni bir Ortadoğu savaşı başlatmak için kendi içinde oldukça bölünmüş bir ülke.


Dördüncüsü ise en şaşırtıcı olanı. Katar, Muhammed bin Selman için İran’dan daha büyük bir tehdit. Suudi kraliyet ailesinin özellikle kaybeden taraftaki mensupları İran’la ilişkilerini güçlendirmesi lazım.

Savaşı kazanmak


İran çatışmaları kazanıyor, ama şimdiye kadar savaşı kazanmakta başarısızdı. Arap dünyasına müdahaleleri, iyileştirilmesi zor olacak çokça bölünmeler/ihtilaflar yarattı. Bugün milyonlarca Sünni kendi ülkesi içinde mülteci konumunda ve eğer ki Suriyeli en üst komutanlardan biri kendi bildiğini okumaya kalkışırsa bu durum böylece sürüp gidecek.


Elit Cumhurbaşkanlığı Muhafız birliğinden Tümgeneral İssam Zahreddin, Suriye’deki çatışmadan kaçanlara geri dönmemeleri “tavsiye”sinde bulunup ordu bunu “unutmayacak ve affetmeyecek” diye de ekledi.


Suriye devlet kanalında dedi ki “Suriye’den diğer ülkelere kaçanlar, sakın geri dönmeye kalkışmayın; hükümet sizi affetse bile biz sizi asla affetmeyecek ve unutmayacağız.” Daha sonra bu açıklaması için özür diledi ve sözlerinin yanlış yorumlandığını belirterek hedefinin Suriyeli siviller değil, IŞİD olduğunu iddia etti. Ama mültecilerin bizzat kendileri tümgeneralin mezhepçi ifadelerini bu şekilde anlamadı.

Mezhep çatışmalarını başlatmak kolaydır, ama durdurmak çok daha zordur. Tarih bu noktada durmayacak ve İran, eğer ki bölgesel barışın bir parçası olacaksa müdahalelerinin körüklediği mezhepçi bölünmeleri nasıl iyileştireceğini düşünmek zorunda. Arap dünyasının istikrarı İran’ın da uzun vadede çıkarına.

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol