Nerede gerçekleşirse gerçekleşsin savaşların tarih içerisinde uzun yıllar süregelen sonuçları olur. Tarihi, savaşlar ve sonuçları yazar. Gelecek de şüphesiz, tarihe bakarak inşa edilir. Geçmişte kaldığı düşünülen ilişkiler, gerginlikler; bugün olana ve yarın olacağa hep bir şekilde temas eder. Çok yakından bir örnek verelim: Şu anda Suudi Arabistan tarafından rehin tutulduğu iddia edilen Lübnan Başbakanı Saad Hariri’nin ilk Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ile iletişime geçmesi ve herkesten evvel Paris’ten aman dilemesi bir tesadüfün eseri değildir.

Altı yıldır devam eden Suriye iç savaşı da elbette bu gerçekten azade olmayacaktır. Bitmeyen savaşın şimdiden hareket eden ve geleceğe uzanan sonuçlarını yaşamaya çoktan başladık bile. Şu anda mesela, dünya gündemini, Donald Trump ABD Başkanı seçildiğinden beri ana akımda meşgul eden Suudi Arabistan - İran gerginliğini Suriye’de yaşananlardan bağımsız düşünmek en basitinden safdillik olur. Trump Başkan seçildiğinden beri gerginlik ana akım üzerinden yürüyor dedim çünkü Beyaz Saray’ın patronu böyle istedi. Göreve geldiği günden bu yana neredeyse tek derdi İran, tabii ki Kuzey Kore ile birlikte. Damadı Jared Kushner üzerinden de Orta Doğu sahasında oldukça aktif. Ezcümle: Riyad - Tahran gerginliği Suriye savaşının direkt bir sonucu olmasa da (Çünkü bu gerginliğin beslendiği tarihi bir mezheb çekişmesi vardır) savaşın sonucu yaşanan çekişmenin seyrini belirleyecektir.

ENVER SEDAT’IN İZİ

Yakın zamanda Kral olması beklenen Suudi Veliaht Prens Muhammed bin Selman’ın, İsrail ile yakınlaştığı ve iletişime geçtiği artık bilinen bir gerçek. Daha çok yeni: Tel Aviv’in Enerji Bakanı Yuval Steinitz, Suudi Arabistan ile ülkesinin İran’a karşı ortak endişeler taşıdığını ve bu nedenle ‘gizli bir iletişim halinde olduklarını’ dile getirdi. Bin Selman vizyonunda ‘İran tehdidini bertaraf etmek’ birinci maddeyi oluşturuyor. Geçen yaz aylarında yaşadığımız Katar ablukası da bu vizyonun bir sonucudur. Ablukanın kaldırılması için getirilen ‘Tahran ile ilişkileri kes’ şartını hatırlayın. Yemen’deki savaşın şiddetini artırması, Hariri’nin Hizbullah’ı eleştirip ani şekilde gelişen istifası ve Filistin’de Hamas’ın boğulup yerine Uzlaşı Hükümeti’nin getirilmesi hep vekalet savaşında İran’ı pasifize etme gayretinin getirdiği zincirleme hadiselerdir. Veliaht, sürpriz bir şekilde görüşme gerçekleştirdiği Iraklı Şii lider Sadr ile iletişimi üzerinden de Bağdat’ın Araplığını hatırlamasını ve İran ile ilişkilerini azaltmasını umuyor.

Dikkat edilmesi gereken nokta tam da burada: Araplık. Geçen Pazar günü Arap Birliği Kahire’de Suudi Arabistan’ın talebi doğrultusunda olağanüstü olarak toplandı. Sonuç bildirgesinde ‘İran’ın ihlalleri’ dile getirilirken Hizbullah da terör örgütü ilan edildi. Bu toplantı öncesinde İsrail’in aşırı sağcı görüşleriyle bilinen Savunma Bakanı Avigdor Liberman, yeni müttefiklerine (ılımlı İslam’ı benimseyen Arap liderlere) ‘Enver Sedat’ın izinden gidin’ çağrısı yaptı. Mısır’ın suikast sonucu öldürülmüş eski Cumhurbaşkanı Enver Sedat’ın Kudüs’ü ziyaret eden ilk Arap lider olduğunu düşünürsek, Liberman’ın boşa kurşun atmadığını algılamak daha kolay olur. Şunu da unutmamak gerekiyor: İsrail bir ‘tarihçi’ devletidir. Tarihi iyi bilen ve geleceği buna göre tasarlayan -ama elbette ezoterizm tuzağında olan- muazzam ‘akılları’ vardır.

İHVAN, KATAR VE LÜBNAN

Suudi Arabistan, İran tehdidine karşı, Araplık kozunu kullanıyor. İsrail de bu stratejiyi destekliyor. Tel Aviv Riyad’ın Filistin’deki Araplara ulaşmasına ve burada hakimiyeti Tahran’dan almasına müsaade edecektir. Hatta bir ‘barış’ bile söz konusu olabilir. Kushner’in böyle bir ‘barış’ için çalıştığı biliniyor. Uzlaşı Hükümeti’nin girdiği Gazze’de kronikleşmiş sorunlar Bin Selman emriyle hallolursa kimse şaşırmasın. Bunu da bir ‘prensibin’ sonucu sanmasın. Katar, İhvan, Hamas gibi Riyad hakimiyetini kabul etmeyen ‘Araplar’ ise ittifaka dahil edilmiyor. Lübnan’a da alttan sopa gösteriliyor. Zaten Sisi darbesinden başlanarak yer altına itilmeye başlandılar. Buradan şu sonuca da varıyoruz: Tahran Mursi’yi vermeseydi, bir cephede elini güçlendirecekti.

Suriye savaşının etkisi İran’ın aleyhine işleyecektir. Bunu söylemek için müneccim olmaya lüzum yok. Tahran Suriye’de pire için yorgan yaktı: Nusayri iktidarı lehine; Hizbullah ve Esad eliyle, direnen ‘Arap sokağını’ yok etti. Meşruiyet devşirdiği ‘siyonizme direnişi’ kendi tekeline aldı veya almak istedi. Harici meseleler mezhepçi askerlerin eline bırakılmayacak kadar ciddi meselelerdir, bunu algılayamadı. Ablukalar ve bombardımanlarla ülkenin özellikle güneyindeki kentler boşaltıldı. Mezhep asabiyeti hep ön plandaydı. Böylelikle Tel Aviv’e fiziki bir operasyon sahası ve etkisi uzun yıllar sürecek ve Bin Selman ile dozu artacak bir ‘Arap dostluğu’ kaldı. İsrail’in burada/güneyde, Ürdün ve Trump yardımıyla, de facto bir iktidar sahası oluşturması sağlandı.

TAHRAN ZOR DURUMDA

Şimdi soru şu: Arap sokağını kaybeden İran, İsrail’e direnebilir mi? Şii milis titriyle sınır ötesi operasyonlara gönderdiği kriminal vakalarla ve Hizbullah’la Tel Aviv ve Riyad baskısını kırabilir mi? Zor görünüyor. Bin Selman şimdiden devrede: Muhaliflerin bir kısmının (Yüksek Müzakere Komitesi); İran’ın oturduğu masada yer almasına bile müsaade etmiyor.

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol